GALATAPERA KÜLTÜR & SANAT DERNEGIgpGalapera Sanat (Beyoglu'nda Bir Yer)

Edebiyat ve Öneriler

Ayın önerileri—Reyhan Yıldırım                  

Genç öykücüler önceki kuşaklara nasıl bakıyor?

 

'Usta düşünsel bir olgudur'

SEMA KAYGUSUZ

 

Nisan ayında, TÜYAP 6. İzmir Kitap Fuarı etkinlikleri arasında Can Yayınları'nın düzenlediği "Genç Öykücüler Önceki Kuşaklara Nasıl Bakıyor" başlıklı panelin yöneticisiydim. Konuşmacı olarak da son dönem öykücülüğümüzde öne çıkan üç önemli imza vardı: Sema Kaygusuz, Faruk Duman ve Murat Gülsoy.

 

90'lı yıllar, özellikle de 95'ten sonra, öykücülüğümüzde on beş yıla varan bir sessizliğin, durgunluğun bozulmaya başladığı bir dönem oldu. 2000'e doğru bu çizginin iyice yükseldiği görüldü. Öykücülüğümüzde bir patlama olduğu sık sık dile getirildi. Ancak, 60'lı, 70'li yılların öykücülerinin, ustalarının bir bölümü bu "patlamaya" oldukça temkinli, hatta olumsuz yaklaşıyordu. Adam Öykü dergisinin 1995-98 yıllarında yayımlanan ilk on beş sayısına, Semih Gümüş'ün 'Dünden Bugüne' başlığı altında öykücülüğümüzün ustalarıyla yaptığı söyleşilere bakmak bu konuda bir fikir verecektir. Gümüş'ün son dönem öykücülüğümüz ile ilgili sorusuna Tarık Dursun K., Tahsin Yücel, Muzaffer Buyrukçu, Tomris Uyar, Selim İleri, Erdal Öz ve Adalet Ağaoğlu'nun yanıtları oldukça karamsardı. Yazarlarımız, gençlerin ustaları yeterince okumadıkları, öykü birikiminden yararlanmadıkları, aceleci ve savruk yazdıkları, Türkçe'yi kötü kullandıkları ve birbirlerine bazı şeyler yazdıkları konusunda birleşiyorlardı. Fethi Naci (A.Ö., sayı 17), Füsun Akatlı (A.Ö., sayı 18) ve Feridun Andaç (A.Ö., sayı 22) genç öykücülerden umutluydular. Mehmet Fuat da "Genç kuşak öykücüleri yeterince izleyemiyorum. Okuyup beğendiklerimin adlarını verirsem, bütünü izleyip bir seçme yapmış gibi olurum" diyordu (A.Ö., sayı 19).

 

Son dönem öykücülüğümüz söz konusu edilirken belli bir zaman dilimi konmamış; doksanlı yıllarda öykü yazmaya başlayan en genç öykücüler olarak da algılanabilir bu soru, seksenli yıllardan günümüze uzanan dönem olarak da. Yine de, öykücülüğümüzdeki "patlama" varsayımları üzerine yöneltilmiş bir soru olduğu ve doksanlı yılların öykücülerinin değerlendirildiği düşüncesi ağırlık kazanıyor. Birikimden yeterince yararlanmama, Türkçeyi kötü kullanma, savrukluk, acelecilik ve bir örneklik gibi genç yazarlara yöneltilen eleştirilerde büyük haklılık payı var kuşkusuz. Üstelik bu eleştiriler her dönemin genç öykücüleri için de söz konusu. İki binli yılların başında, öykücülüğümüzde o kadar da karamsar olumaması gerektiğini söyleyen, yetenekli ve öyküye kafa yoran, öykücülüğümüze yeni açılımlar getirecek bir kuşağın habercilerini de tanıdık. Bu genç habercilerden üçü, Sema Kaygusuz, Murat Gülsoy ve Faruk Duman, TÜYAP 6. İzmir Kitap Fuarı'ndaki panelde kendilerinden önceki kuşaklara, ustalara nasıl baktıklarını, usta-çırak ilişkilerini konuştular. Çok ilginç, tartışma yaratacak saptamalarda bulundular. Paneldeki konuşma metinlerinin yazıya dökülerek Cumhuriyet Kitap Eki aracılığıyla daha geniş bir kesime ulaştırılmasını düşündük. Sonuçta, ilgiyle okunacak, yeni sorular sorduracak, tartışılacak üç metin çıktı ortaya.öykücülüğümüzü irdeleyen, tartışan, canlı bir edebiyat ortamı oluşturacak olan çalışmaların çoğalması dileğiyle.

 

İlk yayın, yazarına coşku dolu bir heyecan verdiği gibi, buruk bir içerleme de yaşatır. Bu içerleme, yazarın, o vakte kadar yanılsamayla tutunduğu, yaşadığı'teklik' duygusudur. Bulunduğu çevrede tek yazan odur, üstelik yazmanın ona tanınmış bir ayrıcalık olduğu duygusuna kapılanlar bile vardır. Yazdığı formun bir disipline bağlı olduğunu, ağır bir sorumluluk gerektirdiğini henüz kavrayamamıştır. Geçmişinde yalnızca sevdiği kitaplar, önünde de kendi yazısı vardır. Henüz usta olgusuyla ilişkiye geçmemiş olabilir, henüz bir edebiyat görüşü oluşmamıştır, yine de edebi eser yaratma gayreti içindedir. Yeni ortaya çıkan yazara, yazdıran nedenler, kendi duyguları ve yeteneklerinden, dışavurma isteğinden ibarettir. Bu tutumun belirleyici olan yanı, bilmemektir. "Ne çok şey bilmemek gerek, 'eylem'e geçmek için" demiştir P. Valéry. Bilmemenin ne körüklü bir güç, nasıl bir istek yarattığını görmezden gelemeyiz. Bütün sanatçılar -tam anlamıyla sanatçılar- yaratım süreçlerinin ilk aşamasında, bilmezliğin karanlığından, görkemli kıvılcımlar yarattıklarını anımsasınlar lütfen. İşte tam bu noktada, bir şey bilmediğini henüz bilmeyen yeni yazar, uygunsuz bir histeriye kapılır. Dile getirmediğimiz, dile getirmekten korktuğumuz histerileri açıkça konuşmak gerek şimdi. Çünkü usta-çırak olgusu/ilişkisi, profesyonel değil, psikolojik bir bağdır, psikolojik profilleri çıkarmayı 'denemek'te fayda var. Ancak az sonraki histerileri hissetmediğini düşünenlere, şimdiden, kuşkuyla yaklaştığımı söylemeliyim. Çünkü yazmak, kendini kışkırtan kişilerin işidir...

 

Yazarlığın ilk aşamasındaki histeriler…


"Ustayı aşabilirim, onu yerinden edebilirim." Edemezsiniz. Çünkü edebiyatta aşkınlık yoktur. Çünkü her yazı, yazarının özerk ağrısını taşır, o ağrıyı yalnızca anlayabilir, ancak kendi ağrınıza dönüştüremezsiniz. Sizin işiniz, kendi ağrınızı doğru okumaktır. Yazın tarihinde oluşmuş zirvelere çıkar, kendi zirvenizi döşeyebileceğiniz bir alan açabilirsiniz ancak. Örneğin Maupasant'ı ya da Sait Faik'i aşmak mümkün müdür? Biri göreceli gerçeklik üzerine düşünce üretmiş, Natüralizmin atası olmuş; öteki ise, insan sevgisini, yalnızca insan kalarak değil, bir balığın, bir kibrit alevinin yerine geçerek, ötelere kadar sevmeyi yazmıştır. Sizin işiniz, her ikisine bakarak, onları birbirine bağlamak, onlara yeni bir şey eklemek, kendi zirvenizi yaratıp yaratamayacağınızı yoklamaktan ileri gitmemektir.

 

"Edebiyat'ı, şimdiye kadar uygulanan bütün kuralları reddediyorum." Evet edebilirsiniz, ne var ki bildiğiniz, çok iyi bildiğiniz kuralları bozabilirsiniz. Çünkü bir disiplinin oluşum aşamalarını bilmeden, güçlü yanlarını, zaaflarını bilmeden, terbiyesini özümsemeden bir karşı duruş geliştirmek çok boşuna bir çaba olur.

"Dil benim dilim değil mi? Dilediğim gibi savurabilir, dilediğim gibi söküp takabilirim." Hayır, aynı zamanda o dil, bizim de dilimizdir. Estetik dil ile bozuk dil arasında büyük fark vardır. Bozuk bir dil ile estetik yaratamazsın.

 

"Kimse beni anlamıyor." Demek ki anlatamıyorsunuz. Çünkü ürün, nasıl anlattığınızla ilgilidir. Yazın tarihinde zamanında okunmayan, ölümünden 20 yıl hatta 50 yıl sonra okunan yazarlar vardır. Ancak onlar bile, anlaşılmamış değil, iyi kavranılmamış yazarlardır. Hele ki bir yazarın, böyle bir cümle kurarak, kendi dönemindeki üretimi dışlaması, safdillikten öte bir şey değildir.

 

Az önce söz ettiğim histerilerin hiçbirine karşı değilim, ayrıca bu aksak düşünceleri, yaşı 25'e varmadan ortaya çıkan genç yazarlarda gözlediğimi belirtmeliyim. Üstelik bütün bu aksak düşüncelerin, çok doğal, çok da gerekli olduğunu söyleyeceğim. Çünkü 'körleşme'yi yaşamadan, ağrıyı aydınlığa kavuşturamazsınız. Ama en önemlisi, bu kusurlu körleşmeyi mümkün olduğu kadar kısa tutmak gereklidir. Bu süreç çok anlamlıdır. Ancak ne kadar çabuk atlatılırsa o kadar iyidir. Çünkü, yazarı, cahilce bir karşı duruşa, anlamsız bir reddedişe ittiğinde gülünç bir histeriye dönüşüyor.

 

Ötekilerin arasına karışma


Hayatın her disiplininde olduğu gibi, yazarlar da bir yetişme dönemi geçirmeli, en olgun yapıtlarını verdiklerinde dahi kendilerini çırak gibi hissetmelidir. Ancak bu çıraklık durumu ya da hali, diğer farklı disiplinlerdeki gibi çok belirgin değildir. Örneğin, genç bir cerrah, "Ben, Gazi Yaşargil'in yanında yetiştim" dediğinde, hemen güven kaydeder. Einstein, "Evet, uzakları görebiliyorum ancak, bir devin omuzlarına çıktığım içindir" derken, ünlü fizikçi Newton'u kastediyordu. Goya, üç ustası olduğundan söz eder Rembrant, Velâzguez ve düş gücü. Gördüğünüz gibi, başka disiplinlerde tek bir isim bile vermek yeterli olabiliyor. Oysa edebiyatta, ustalardan hangi yükleri aldığını, tam olarak yazarın kendisi de bilemez. Usta, bir kişi değil bir olgudur. Sonuçta şair, nasıl şiir yazacağını; öykücü, nasıl öykü yazacağını, yazılmışlara bakarak algılar... Verili bilgi ya da formülleri, kazılı yasaları yoktur edebiyatın. Yazarın duyargalarıyla keşfettiği yöntemler vardır. Kimse yeni ortaya çıkan bir yazara, çok belirgin, kısa bir tanım veremez. Yalnızca kişisel edebi görüşünü sunabilir.

 

Kendi adıma, birbirinden çok farklı evrenler kuran çeşitli yazarlardan, ayrı ayrı edebi görüşler topluyorum. Sayacaklarımın çoğu benim öykücülerim değilse de kendi öykü görüşümü sağlamakta kaynaklık ediyorlar. Diyaloglardaki sahiciliği, canlılığı, Orhan Kemal'den; düşünsel boyutu öykünün astarına yerleştirmeyi Onat Kutlar'dan; katmanlı öykünün kurmacasını, kavramlaştırmayı Bilge Karasu'dan; kent hiyerarşisini, duygular arasında şiddetin yazıda nasıl biçimlendirileceğini Tomris Uyar'dan; Tanrı yazarlığı, kötülüğü Flannery O'Connor'dan; mekân tasarımını Nezihe Meriç'ten; klasik öykü çemberini İlhan Tarus'tan; öğreniyorum diye saysam bitirmiş olmuyorum ustaları. Daha bir sürü yazar var, okuduğum çok kötü kitaplar var -onlarda ustalığın ironik bir yorumu değil mi-, annem var örneğin. Yanıt vermek yerine ansiklopedileri gösteren babam var, doğa var, bana kadar gelen, şu an için bende duran bellek var... O halde usta yok! Usta, kendi yarattığımız kurmaca bir kişilik demek oluyor. O halde yazar, kendi köklerini kendi dokuyor, kendi ustasını yaratıyor, böylelikle köksüz yazar olmuyor..

.

Yazarın nasıl okuma yaptığı da önemli: Joyce nasıl saçmalıyorsa, ben de öyle saçmalıyorum, Cortazar nasıl uyduruyorsa ben de öyle uydururum ya da Poe nasıl ürkütüyorsa, ben de öyle ürkütürüm, Sait Faik nasıl dili savurduysa ben de öyle savururum, gibi yaklaşımlar, yanlış okumalardır. Bütün bunlar, zehirleyici etkilerdir. Çünkü Joyce saçmalamıyor, Cortazar uydurmuyor, Poe korkutmuyordur. İyi okuma yapmak için, sanırım ürün karşısında saflaşmak, bildiğini okumamak gerekiyor.

 

Usta beni öldürme!


Az önce tamamen düşünsel bir usta-çırak ilintisinden söz ettim. Fiziksel olarak usta-çırak ilişkisinin mutlak gerekliliğine inanmıyorum. Diyelim ki biri çok genç bir yazar, bir de eski kuşak bir yazar, ortak noktaların çokluğundan faydalanarak bir araya geldi. Bu ilişkinin nedenselliği, söyleşmeye, dostluğa, saygıya bağlı olmalıdır. Önemli olan, doğru kişilerin yan yana gelmesidir. Çehov, Tolstoy'u, ustası olarak gördüğü dönemde, içine sinmeyen öyküler yazmıştır. Çehov'un özgün öykücülüğü, Tolstoy'dan kurtulmasıyla gelişmeye başlar Çehov, Tolstoy'dan kurtulamasaydı, Mansfield, Çehov'un kız kardeşi olamayacaktı belki de.

 

İki kişi arasında hayranlık ve eziklik gibi gedikli bir bağ olursa, kişiler arasındaki eşitlik bozulmuş olur. Çırak'ın eşitlik talebini anlayan bir usta yazar olduğunda, ilişkinin çok sağlıklı olacağını düşünüyorum. Ancak düşüncelerin kopya edilmesi, ilişkinin fayda ilişkisine dönüşmesi gibi ahlaki sorunları baştan tartışıp bitirerek bir araya gelmek gerek. Bir tarafın değil her iki tarafın üretimini besleyen bir ilişki olmalı bu. Fayda, koruma, kollama değil, tam anlamıyla, üretim ilişkisi... Çırak, ustanın deneyimlerini ezberine yerleştirirse, usta çırağın dinamizmini ve hevesini emmemeye kalkışırsa, ilişki zedelenir. Her ilişki gibi, usta-çırak ilişkisi de dürüst ve dolaysız olmalıdır. Peki bu ilişki nasıl eşitlenecek? Usta'nın en doğru soruyu sormasıyla... Bana kalırsa, soru sormayı bilen bir yazar ile yanıt aramaya elverişli bir başka yazar, yan yana geldiklerinde anlamlı bir ikili oluştururlar. Yalnızca soru sorarak diyalog geliştiren Sokrat'ı unutmamalı. Soru sormak da bir yöntem önerisi gibi görünse de edebiyat görüşünü iletmenin, zarif bir biçimidir bence. Poe, tek etki kuralından söz ederken aslında bir yöntem önermiyor mu? Genç yazar ister bu yöntemi onaylar, isterse reddeder...

 

 

Tam bu noktada, 'körleşme'nin yarı körlüğe dönüşüp genç yazarın bu yarı karanlığını koruması gerektiğine inanıyorum. Çünkü çok iyi bilmek, kalıplara kolayca boyun eğmeyi de beraberinde getirir. Yazarın, kendi başkaldırısını, kendi yıkıcılığını kullanması gerekir. Kurmaca, reddedişten, körlükten çıkar. Genç bir yazar, eğilip bükülmemeli ya da bu bükülmeyi içinde saklayarak hata yapma pahasına, kendini dik tutmalıdır.

 

Kuşaklar arasında bir ilişki olmalı mı?


Günümüz ortamının en büyük aksaklığı, kuşaklar arasındaki ilişkisizliktir. Ne yazık ki, her iki tarafın hem şikâyetçi hem de durumuna razı olduğu bir dönem yaşıyoruz. Çünkü hep kendi aramızda konuşuyoruz ve farklı kuşaktan yazarlar birbirlerine anlatacak canlı bir edebiyat ortamı bulamadıkları gibi yaratamıyorlar da.

 

Bu zaaf nelere neden oluyor? Genellemeler yapılıyor. Genellemelerle tartışma yapılmaz. 90'larda üretilen ve sayısı 99 yazarı bulan bir öykü üretimi için genelleme yapmak, günümüzde olan biteni hafife almaktır. Adalet Ağaoğlu, çağımızın hız çağı olduğunu belirterek "Öykücü, bedenini olduğu kadar, yazacağını da teknolojiye ısmarlar belki" (Adam Öykü 15. sayı 1998) diyor. İnternet kullanmak, 'genç' olma nedeniyle yeniliklere kolayca adaptasyon sağlamak, kişinin, bedenini teknolojiye ısmarlaması mıdır? Peki kimi beğenmiyor Adalet Ağaoğlu, bu teknolojik sapkınlık düşüncesini, hangi genç yazarın, hangi ürününden algıladı acaba? Neye dayanarak böyle bir düşünceyi savladı? Muzaffer Buyrukçu, "Yeni dönem öykücüleri hiç beğenmiyorum. Hücreleri, derisi öldürülmüş, ataklığı sıfıra indirilmiş, mıymıntı bir dille oluşturmaya çalıştıkları metinlerden, hiçbir tat almıyorum. Bugün Proust kopyası, postmodernizm taklidi yapıları, içerikleri, tipleri yabancı yapıtları tutuyorlar, övülüyorlar, ödüllendiriyorlar" diyerek bunun görkemli edebiyatımızı kısırlaştırmaya dayanan bir tutum olduğunu düşünüyor (Adam Öykü Sayı 6, 1996). Peki kim bunlar, bu taklitçiler, ürünlerindeki yavanlık neler acaba? Selim İleri, "Bugünün öyküsünü kendime uzak buluyorum. Yeni yazarlarımız geçmişin Türk yazarlarını okumuyorlar, önemsemiyorlar. Hepsi için değil sözüm, gel gelelim bütün çoğunluğu için. Kötü çevirilerden esintiler, günümüz Türk hikâyeciliğinin ciddi sorunu. Arada, çok duyarlı adlara da rastlanıyor, asıl onların önü açık..." (1997 Adam Öykü Sayı 10). Selim İleri'nin biraz daha temkinli olan görüşünde, gene de duyarlı bulduğu isimleri sakınmak gibi bir tavrı var. Bu duyarlı yazarlar kimler acaba? Selim İleri, adını vermediği ürünlerde ne tür duyarlıklar buldu, bu ürünlerin, günümüz üretiminden ayrı düşen yanı ne? Nezihe Meriç, "Son yılların baskın duygusu şöhret olmak. Mankenler, şarkıcılar, oyuncular derken, birden bir parlama, hatta bir patlama ki şaşıp kalıyor insan."(2000 Üçüncü Öyküler sayı 10). Nezihe Meriç'in genç yazarları yakından izlediğini biliyorum, ancak, kitapları 20 baskı yapan, herkesin çok iyi tanığı şöhretli bir genç yazar bilmiyorum. Şöhret olmanın çok kolay olduğu Türkiye'de, henüz böyle bir yazarla karşılaşmadım. Sevgili Nezihe Meriç'in düşüncesi, sezgisel boyutta kalıyor yalnızca.

 

 

Bu görüşler, eski kuşak 30 kadar yazarın genel görüşlerinden ortak birkaç örnek. Benim anladığıma göre; eski kuşak yazarlar, yeni kuşağı gerçekten izlemiyor. Üstelik okumadığı bir kuşak hakkında da haksız bilicilikler yapıyorlar. Bu görüşlerin hepsi çok genel ve yüzeysel olduğu için, anlamlı bir tartışma ortaya çıkmıyor. İsterdim ki "Şu kitabı okudum berbattı, şunu okudum hiç de fena sayılmazdı" densin.

 

Bunun yanında genelleme yapmaktan özellikle kaçınan yazarlardan Memet Fuat, "Genç kuşak öykücüleri yeterince izleyemiyorum. Okuyup beğendiklerimin adlarını verirsem, bütünü izleyip bir seçme yapmış gibi olurum"(1998 Adam Öykü 19) diyerek aslında çok içtenlikli bir tutum sergiliyor. Enis Batur, "Bu tür yaklaşımlar, genellemeler ürpertiyor beni" (1999, Adam Öykü, Sayı 20) diyerek açıkça soruya mesafeli duruyor. Eski kuşak yazarların, yeni üretimi reddetme hakları kendilerinde saklıdır tabii, ama gerekçelere dayandırılarak yapılmalıdır bu. Sonuçta anlaşılıyor ki, ustalar gençleri pek merak etmiyor. İşin korkutucu yanı da bu zaten. Meraksızlık!

 

Kim kimi okuyacak?


Semih Gümüş, "Şunu unutmamalı ki, eskilerin yenileri okumamakla kaybedeceği hiçbir şey, yenilerin ise kaybedeceği çok şey var" demişti, Yeni Binyıl'ın son kitap ekinde. Tam tersini iddia ediyorum. Bir yazar, ardından gelen yeni kuşağı izlemezse kendi üretimi eksik kalır. Bir yazar, "Benim üretimimin bugün kime geçmiş, kim yüklenmiş" diye merak etmeli en azından. Kaldı ki usta-çırak ilişkisi karşılıklı bir ilişkidir. Genç olan kişinin tek taraflı boyun eğişi onu köleleştirir. Hem ilişkiyi reddedip hem de okumuyorlar
diye şikayet etmek nasıl olur da doğru bir tutum olur? Bir ustanın varlık nedeni çıraktır. Çırak, ustanın varlığını pekiştiren bir üreticidir.

 

Bunca yazar arasından bir tek Hulki Aktunç, son derece rasyonel ve soğukkanlı bir görüş bildirmiştir: "Günümüzü anlamak ve bilmek için genç yazarları okuyorum. Bunun bana faydası oluyor. Çünkü gençler her şeyden önce Alman felsefesinin zeitgeist dediği şeyi belirli yaşa gelen insanlardan çok daha fazla kavrıyorlar ve yansıtabiliyorlar..."

 

"Daima şöyle bakıyorum: O bana bir şey öğretecek mi? Getirdiğiyle bana öğreteceği bir şey var mı? Bunu içerik için de düşünüyorum; onun biçimi, formu, biçem denemesi için de düşünüyorum. Böyle baktığım zaman konuya, hiç de öyle kimilerinin genellemeleri gibi kötümser değilim. Bir şeyler öğreniyorum. Zamanın ruhu hakkında, onların yaşamlarının ruhu hakkında çok şey öğrendiğimi de hiçbir zaman üstü örtülecek bir şey olarak görmüyorum." (2000, Kitaplık, Sayı 44)

 

Eski kuşak histerileri...


"Gençler beni okumuyor." Neden acaba? Bu soruyu kendinize sormalısınız. Belki de siz dönemsel bir öykü yazdınız, fakat bu dönemsellikte 'şimdi'yi kollamadığınız için bu güne akan öyküyü üretemediniz. Henüz ve hâlâ çıraklığınıza dönemediniz. Sizden bir tek kitap hatta bir tek öykü okumak yetiyordur belki.

 

"Ben ustayım." Başka bir yazarın üretimini etkilediniz mi gerçekten? Genç bir yazar, adınızı anana dek usta olduğunuza nasıl ikna olursunuz? Yazar dostlarınızın, hürmetle, hatır-gönül işleriyle sizi kollamaları edebiyatın ne kadar işine yarar? Kendi ürününüzü, karşılaştırmalı edebiyat yöntemiyle değerlendirdiniz mi hiç?

 

"Bu çocuklar kendilerini yazıyor." Siz de kendinizi yazıyordunuz. Kendi döneminizin açmazlarını, sosyal adaletsizliğini. O dönem, toplumun bütününü sarsan acıların, şimdi bireyde örselenmişlik duygusuyla devamlılık gösterdiğini, görmezden gelmeyiniz.

 

"Bizim zamanımızda, kitap çıkarmak bu kadar kolay mıydı?" O zamanlar bu kadar çok yayınevi de yoktu. Genç yazarlara olanakların sağlanması demek, edebiyatın süreklilik koşulunu, 'lütfetmek' gibi algılamak demektir. Bir yayınevinin yeni yazar kazanmak gibi asli bir görevi de vardır. Bu da sözcüğün tam anlamıyla 'olanak sağlamak' olmamalıdır.

 

"En doğru yol, benim yolum." Edebiyat bu söylemle kristalleştirilmemeli. Çünkü türlü türlü yollar vardır. Genç yazar, bedellerine razı olarak, dilediği yolu seçer. Bir yazarı, postmodern ya da kötümser yazıyor, diye sorgulayamazsınız. Önemli olan, bunu, iyi yapıp yapmadığıdır. Sahi, en son ne zaman riske girdiniz? Hata yapmayı göze alarak, yeni bir yöntem denediniz?

 

Bu histerileri, en başta saydığım 'gençlik histerileri' kadar doğal buluyorum.

 

Gençliğin yıkıcılığına karşı psikolojik bir savunma biçimidir bu. Tabii ki kısa sürmelidir bu süreç. Eski kuşak, bu anlamsız dışlamayı bir an önce terk edip yeni üretimi anlamaya çalışmalıdır. Gençlik, eski kuşak için bir ölüm fermanı değildir. Büyümenin devamlılığıdır... Kendi büyümenizi yürütmek için, gençlikle kol kola girmelisiniz. 'Gençlik' dinamiği de içinizdeki kurmaca ustanın bir parçasıdır.

 

Son olarak bir fenomen*


1890'lı yıllar. Avrupa, Strauss ve Schönberg'in yeni ritm ve ses renkleriyle tanışıyordu. Zola gerçekçilik akımını, Dostoyevski Slav demonizmini, Rimbaud lirik söz sanatının ince örneklerini göstermişti. Nietzsche felsefede devrim yaratmıştı. Klasik, süslü mimarlık, yerini işlevsel üsluba bırakmak üzereydi. O dönem yazın sanatının eleştirmenleri, her türlü yeniliği, bir kargaşalık, bir gerileme olarak algılıyordu. Bir sanatçının ün salması için, orta kuşak tarafından denenmiş olması gerekiyordu. Bugüne benzeyen keskin, hiyerarşik bir iliş
ki vardı... Öte yandan da gençler... Gerhart Hauptmann, otuzunda Alman sahnelerinde söz sahibi olmuştu. Rilke 23 yaşındaydı ve arkalarından başkalarını da sürüklemişti. Yani kaşla-göz arasında 'Genç Viyana' grubu ortaya çıkmıştı. Ancak, Hofmannsthal, tam bir fenomen olarak, o kuşağın güçlü tutkularını dile getirmekle kalmamış, 16 yaşında bir genç için büyük bir edebiyat olgunluğuna ulaşmıştı.

 

İşte bu, sanat hayatında süregelen usta-çırak ilişkisinin o kasvetli, uzun 'yolculuğuna', tuhaf bir karşı yanıttır Hofmannsthal'in yaratımı. Loris takma adıyla gönderdiği şiirler, dergi editörleri tarafından usta bir şairin yeni bir üslubu olsa gerek, diye yorumlanırken; karşılarına, sıska, soluk benizli, ince sesli, bir oğlan çocuğu çıkmıştı.

 

Hayata yeni başlayan bir liselide, büyük bir sanat görüşü, yetenek ve derinlik vardı. Aynı zamanda büyük bir konuşma ustasıydı. Goethe'nin ve Shakespeare'in kardeşi olarak yorumlanıyordu. Hofmannsthal 24'üne kadar yazabildi. Yazın sanatının kelebeği olarak kaldı. Çünkü, ilk yazdığı anda ustaydı. Bana kalırsa bu genç adam, 55 yaşında bir avukat olarak değil 24 yaşında bir şair olarak öldü.

 

Bu yaşam hikâyesine bakınca elde olmadan kaygılanıyorum. Aramıza bir Loris düşse, onu görecek bir edebiyat ortamı ne yazık ki yok şimdi. Herkesin nasibini aldığı bir vefasızlık, bir ciddiyetsizlikle yuvarlanıp gidiyoruz. Aralarında kan bağı olmasa da, çok iyi anlaşamasalar da, bütün yazarların bir tek bağ ile bir büyük sülaleden olduklarını düşünüyorum. Hepimizin bağlayan o ortak nokta şudur: Bizler, olağanüstü rastlantıların peşine düşmüş kişileriz. Salt bu 'olağanüstü rastlantıların' hatırına, birbirimizi okuyalım, birbirimizle konuşalım…

 

* Stefan Zweig, Dünün Dünyası/ Can Yayınları

Copyright 2007,  Galatapera Sanat ve Kültür Derneği