GALATAPERA KÜLTÜR & SANAT DERNEGIgpGalapera Sanat (Beyoglu'nda Bir Yer)

Şehir ve Edebiyat

Text Box:

 

İstanbul Erguvan

Yazan: Jale Sancak

Mavi Gözlü Siyah Çocuk

Yazan: Betül Oruç

Text Box:  GALATA

GALATA KULESİ SOKAĞI// KULE MEYDANI/ GALİP DEDE CADDESİ/
ZÜREFA SOKAĞI


‘29 Mayıs 1453
Salı sabahı, Cenevizlilerin, Galata kolonisi
anahtarlarını
Fatih Sultan Mehmet’e takdim etmiş
ve
Galata’nın teslimi 1 Haziran Cuma günü tamamlanmıştır.’ 


Banklarda bir iki ihtiyar, güz başlangıcı, meydan şimdilik sessiz, martı küçük, yorgun kanatlarında binlerce kanatla kulenin etrafında dönüp durmakta.
Galata’yı yeniden yazacaksın.
İlkin bir tiyatro metninde kulenin bütün serüvenini onunla anlatmıştın. Sonra bir öykünün yalnız, yaralı başkahramanlarından biri oluvermişti. Gökyakut bir akşamüzeri yorgun kanatlarını dinlendirdiği bu şehirden bir daha asla ayrılamamış, aşağıda, Karaköy’deki limanda bıkıp usanmadan sevdiği adamın dönüşünü bekleyen genç bir kadına âşık olmuş, bu yüzden soyundan kovulmuştu. Pek çoğu gibi bu da umarsız bir aşktı. Kimileyin kanatları ağırlaşıyor, onları taşıyamaz oluyor, çakılmaktan korkuyor, buna rağmen vazgeçmiyordu sevmekten ve beklemekten.
Kulenin eteklerinde yeniden birliktesin onun küçük, ak kanatlarıyla.

Yüksekkaldırımdan yukarıya, genelev sokağına vuranlar, delikanlılar, ergenler, sancısı tutmuş adamlar... Yukarıdan, Galip dede caddesinden, bir kadının içinde kaybolma arzusuyla şahlanıp genelev sokağına inenler. Hiç gitmediğin, lâkin yüreğinle anlamaya çalıştığın uzak, tenha, umursanmamış, yalnızlığa mahkum edilmiş şehirlerden kopup gelenler...Yılışık gülüşlerin bir kıyısında utanç, arsız bakışların ötesinde hüzün ve öfke, pervazsız sözlerde korku gizli.

Bir başka öyküde, kuleye çıkan dar, uzun sokağı tırmanmayı seven öykü kahramanın,  meydandaki çardaklı kahvede sevdiği kızla bir kez olsun oturamamaktan yakınıyordu. Gençkız yıllarca ırzına geçip sonra şehirde kaybolan babasını arıyordu öldürmek için.  Oturup denizi seyreden kuleyle, kulenin kuşlarıyla konuşacak zamanı yoktu. Beyoğlu’ndan Galata’ya belki hiç inmemişti. Galata’nın övünç kaynağı, pek çok sanatçıyı barındırmış namlı Doğan apartımanı, ikiz Kamando merdivenleri, geçen yüzyıldan kalma  görkemli 
												
                                                                                                                                       2
Kamando han, yani bu atmosfer onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. O intikamla yanıp tutuşuyordu. Kule meydanındaki küçük festivaller, şenlikler, yahudi günü kutlamaları, Venta Del Toro’nun leziz İspanyol mutfağı, flemenko akşamları, kastanyetler, tutkulu adımlar, Yunan meyhanesi Tenedos’un rakıya yaraşır mezeleri, buzuki tınıları, sirtakiler, Galatalı Kaptan Ahab’ın tatlı şarapları, çingene kemancının hicranlı şarkılarına belenen geceler, bu tür bir hayat uzaktı ona,  yalnızca yok etmek istiyordu.
Martılı öykünün diğer kahramanıysa, taze miço, toy çocuk, rıhtımda bekleyen kadının karanlık gözlerinde yok olmamak için Zürefa sokağındaki orospulardan birine sığınıyordu.
Akşamdı, efkar inmişti, ansızın aşk düşüvermişti yüreğine.

Bizanslı güzeller,Leh yosmalar değildi artık, yahudi dilberler değildi, uzak, tenha, yalnızlığa mahkum edilmiş şehirlerden kopup gelen kızlardı Yüksekkaldırım’ın orospuları. Yoksulluk, yalnızlık, çaresizlik kokuyordu sokaklar. Bozulmuş düşler, darmadağın hayaller, kalık yüreklerdi Zürefa sokağı. 

Yeniden kule meydanındasın, bir başına uçan martı, aşk yüzünden lanetlenmiş, tiryaki, kovgun, inatçı martı yeniden seninle birlikte. Öteki kahramanların... Galata rıhtımının bütün gemilerini ezberlemiş, gemilere tutsak, sevdiğini bekleyen bir kadın ve ona ansızın  sevdalanan toy bir çocuk; göğsü dövmeli bir miço… Konservatuarda Bach, Mozart tahsil edip Nevizade meyhanelerinde oynak havalar çalan umutsuz genç bir kemancı  burada, bu kahvede kuşlarla oyalanıyordu. Az ötede uyuklayan sokak köpekleri, meraklı turistler… Ve yok etme hırsıyla yanan sevgili durmadan kaçıyordu. Galata yeniden.
Galata’dan geçen öyküler, öykü kahramanları, öykünün içinde yürüyenler…
Hep birlikte oturuyorsunuz kahvede, rüzgâr kâğıtlarına musallat oluyor. Tuhaf bir eylül rüzgârı.

Öte yanda hayatın içinde yürüyenler... Uzak şehirlerden göç edip yüzlerce yıllık Galata evlerini işgal edenler, şehirden medet umanlar, tiyatroyu ilk kez burada, bir sokak şenliğinde, meydana kurulmuş uyduruk bir sahnede seyreden, sonra da şenlik boyunca renkli tebeşirlerle meydanın taşlarına düşlerini resmeden çocuklar... yıkanmamış hiçbiri, giysileri başkalarının eskisi. Ana babaları hoyrat, kinci. Osmanlı çeşmesinin sağ yanına kurmuştu kadınlar tezgâhlarını, küçük dantel, elişi örtülerini, tığ işi şallarını, nefis gözlemelerini, poğaçalarını satabilme umuduyla. Galata’nın öteki sakinleri, oyuncular, mimarlar, ressamlar, rejisörler, aydın takımı ve bu tür tayfa göz ucuyla bakıp geçerlerdi şenliğine, apaçık küçümseyerek. Parasızlık içinde, binbir sancıyla kotarmaya çalıştığınız o şenliğe.

												3

Öykü ve hayat... Kurgu ve gerçekle birliktesin. Dille ve dilsizlikle. Dönüştürenle ve dövüştürenle. Tutkuyla ve öfkeyle. 
												
Galata mevlevihanesi’nin eteklerinde onlarca dükkân her sabah kepenk açar; sazın her nevi, ut, keman, gitar, kanun, bendir, piyano, darbuka, bağlama, dünyanın bütün sesleri, ney sesi; insan sesi, kudüm ve nakkare, semazenlerin sessizliğinin sesi… Göç çocuklarından biri, Galatalı küçük bir kız, bir mandolini olsun çok istemişti; alınamamıştı. İlk kemanını Galip Dede caddesindeki mağazaların birinden almıştı genç kemancı. Konservatuarın ilk günleriydi. Operalar, görkemli konser salonları, ünlü senfoni orkestraları bekliyor muydu gerçekten onları? Parlak bir gelecek?.. Henüz Nevizade’nin adresi kaybetmiş sarhoşlarına çalacağını bilmiyordu. Nefretle savrulan bir kıza tutulacağını, onu yatıştırmak, avutmak, vazgeçirmek için aynı konçertoyu kezlerce, kezlerce çalacağını, ama bunun da bir işe yaramayacağını bilmiyordu. Onu sevmenin, onu çok sevmenin hiçbir şeyi kurtaramayacağını. 
Böylece bir yeryüzü yalanı parçalanmıştı. 
   
En eski adıyla Sykai’desin. Sır kuyusu, kınsız bıçak, yakut dudak, lâl suret, yıprak bir ikon diye tanımladığın yerde, soyluların, azizlerin, Cenevizli şövalyelerin, Benedikten papazlarının, haşmetli sultanların, Nakşibendi şeyhlerinin, Şeyh Galib’in, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin, matrakçı Nasuh’un, şık levantenlerin, şanlı bankerlerin gelip geçtiği yerdesin. Bir zamanlar paranın oluk gibi aktığı, zenginliğin, görkemin göz kamaştırdığı, ibadethanelerle kabahathanelerin  hep iç içe olduğu, rum meyhaneleri ve batakhaneleriyle nam salmış, kulesiyle, şehrin simgelerinden biri sayılan Sykai Galata’da.       
Kapılarını mermer meleklerin beklediği asırlık taş konaklar hâlâ ayakta olsa da, doku deşilmiş.

Yalnız martı öykünün sonunda sevdiği kadını, geç vakit Karaköy rıhtımına demir atan Penelope’nin yolcularından birine teslim etmişti. Dövmeli delikanlıysa onarılmayacak biçimde kırılan bir şeyin sesiydi o akşam. Belki genç kemancı da bir daha asla en yüksek oktavdan sevemeyecekti. Ama tuhaftır, zaman sağaltır, her şey geçer, hayat güzel yüzüyle yeniden kandırır yüreği. Martı onca yorgunluğa rağmen, kanatlarında binlerce kanat, kuleyle birlikte körler ülkesini, yani Kadıköy’ünü, Khalkedon’u, Kız Kulesi’ni, eski denizi, deniz fenerlerini, sur kalıntılarını, kasırları, ak vapurları, mavnaları, şilepleri seyretmekten bıkıp usanmaz. Bir an gelip gözleri rıhtıma mıhlansa da, her şey geçer, her şey, külçe ağırlığındaki kanatlarını açar, yükselir, kadim şehrin üzerinde bir kez daha uçar.


                                                                                                                                               4
   
Galata geçmişte, erguvan giyitli imparatorlar, kılıç erbabı şövalyeler, Ceneviz podestanları, halife sultanlar ve yeryüzü kavgalarıydı onların. İktidar hırsı, kan ve cinayetler...Ve onların tam zıddı olanlar vardı: Minyatür ustası Matrakçı Nasuh şehre, kanatlı Hezarfen ise uçmaya sevdalanmıştı. Ve şiir ustası Şeyh Galip, şiire.
 
Bu gün ise, banklarda uyuklayan yorgun ihtiyarlarla uzak şehirlerden kopup gelen biçare işgalciler Galata. Çalgılarını Galip Dede’nin dükkânlarından alanlarla, genelev sokağına koşturanlar. Kuleyi santim santim fotograflayan İtalyan, Alman, İspanyol turistlerle, onlara otantik objeler, takılar satmaya çalışan fırsat düşkünü satıcılar. Yazarlar, ressamlar, fotograf sanatçıları. Cemaati giderek azalan kiliseler, sinagoglar, kaybolan diller. Galata bu gün bar, kahve zengini, bir yanıysa ladino şarkılar mezarlığı. Kule meydanında sokak köpekleriyle oynaşan çocuklar, kara kara düşünen teyzeler, onlar da  Galata.
Zaman ve hayat geçmekte.

İlhan Berk, İsa’ya benzetmişti kuleyi. Kule yorgunu yabancılar kahvelerde bir fincan çayla dinlenmekte. Bütün sur kapılarını saymıştı İlhan Berk. Mimarlar eski Galata binalarını alıp harıl harıl yenilemekteler ve iyi para etmekte binalar. Bütün sokakları kaydetmişti İlhan Berk, bütün adları, bütün dertleri, öykülerin hepsini. Voyvoda caddesi çoktan büyük şirketlere ve bankalara teslim. İlhan Berk onları da kaydetmişti.
Sen de kaydediyor, bir de soru ekliyorsun Galata’ya: Yanık kapıyı, o binlerce yıllık Bizans kapısını toprağından söküp götürecekler mi? Geleceğin modern şehrini  oluşturmak adına oradan bir yol geçirecek ve bu cinayeti işleyecek mi anakent belediyesi?
Martı kanatlarında binlerce kanat hâlâ kulenin etrafında dönüyor, göğsü dövmeli miço Galata’nın geceleyin ıssızlaşan sokaklarında kayıp, genç kemancıysa belki bir daha hiç... Ama kimbilir, belki de hayat kışkırtan yüzüyle bir kere daha, yeniden…

Her şey olur, her şey geçer, hepsi biter, yazı kalır diyor içindeki ses.
                                                   
                                                                                                           Eylül 2006  Jale Sancak

“...öğrendim: yol ağzında düğümlenir

kentlerin sevdaları ayrılıklara

kocamış bir çocuk bu yüzden

bohçamda ne zaman çıksam Beyoğlu’na…”

Nurduran Duman, Kentin Adımları