GALATAPERA KÜLTÜR & SANAT DERNEGIgpGalapera Sanat (Beyoglu'nda Bir Yer)

Şehir ve Edebiyat

Text Box:

 

İstanbul Erguvan

Yazan: Jale Sancak

Mavi Gözlü Siyah Çocuk

Yazan: Betül Oruç

ÇARŞAMBA

 

YEŞİL SARIKLI SOKAĞI/BAŞMÜEZZİN SOKAĞI/FERAİZİCİ SOKAĞI/

KOVACI CEMAL SOKAĞI

 

Müjdecim Kurtarıcım

Efendim Peygamberim

Sana uymayan ölçü

Hayat olsa teperim

 

Canım sana feda

Ya Resûlallah

 

(SOKAK ESNAFI)

 

 Malta Çarşısı sokağının alnında duruyor bez afiş.

                                                                 

             Ne bir ses, ne de bir ezgi, Gülbahar’ın ceviz sandığı, gözleri Gülbahar’ın, dudakları nicedir kilitli. Siyah fesini yana yatırıp Süleyman, sokağa giren kadını ısıran bakışlarla süzdü. Ne iş? Yoldan geçenleri çevirip sorular soruyor, elindeki kâğıtlara bir şeyler yazıyor. Ne dalgasın kızım, ha, mesele nedir?...Süleyman tepeden tırnağa öfke. Gülbahar…tepeden tırnağa yabancı. Aklından geçenleri silmeli Gülbahar. Nihayet namaz vakti. Alnı bir an evvel secdeye gelmeli.

             Çarşamba…Fatih camii’nin avlusu dingin, sessiz bir kalabalık avluda. Havada uçuşan şey ürküntü ve pişmanlık. Yüzlerde lâl bir yakarış. Börekçi kapısından çıkınca sağda Kafkas-Çeçen Dayanışma ve Kültür Derneği, çil altınlarıyla Fetih Kuyumcusu, hemen yanında  tarihi Malta baharatçısı; kekik, karanfil, meyan kökü, misk-i amber, güzelavrat otu, susam yağı, elma sirkesi, papatya çayı ve bilumum şifalı ot. Tekbir dini yayınlar, kitap ve kaset solda. Dilenci kadınlar kaldırımları mekan tutmuş, kara, çember sakallı adamlar kıraathane demlerinde.

             İkinci Mahmut sebili susuz, üstelik kir pas içinde. Sütunlarında “duaya davet” ilanları.

Gülbahar gidip sandığın kilidini açtı.

             “Nasıl da yabancıyız birbirimize!”

             Bu blucin, bu sandığın dibinde sakladığı, ortaokul yıllarından kalma.

             Hakikat kitabevinin vitrininde kıyamet, ahiret, namaz ve dua kitapları. Bir de “İngiliz casusunun itirafları ve İngilizlerin İslam düşmanlığı” parıldamakta. Hakikat kitabevi hakikatleri sermekte gözler önüne. Biraz yürüyünce Dede Sultan köftecisi, Selamet Tatlı ve Dondurma, dükkânın birinde taze misvak, desen desen seccade, Çarşamba kehribar bir tespihin tanelerinde, Çarşamba saz benizli, Çarşamba bin yıl öncesi, cüz kesesi, tekke, takke ve cübbe,  Çarşamba tepeden tırnağa.

Gülbahar blucini atmaya bir türlü kıyamamıştı.

             Bir vakitler itin tekiydi Süleyman, her türlü numara onda. Sonra ne olduysa günün birinde, birdenbire…Gülbahar işte, soluk mavi pantolonu ürküntüyle gizlemişti sandığın dibine.

             İçerilere doğru Taha tesettür giyim, uzun eteklerde yılın moda renkleri, yağmurluklarda trend süslemeler, az ötede Huzeyfe çeyiz, Arabistan’da mıyız neyiz, Garibullah mobilya dekorasyon, Gülbahar hac malzemeleri, Süleyman’ın büfesi, taze ve kuru hurma, Libas tesettür’le Dua giyim şıklık yarışında, kelamsız ve selamsız sokaklarda türbanlı kızlar arz-ı endam etmekte, Siraç kitapevinde cüppeli Ahmet Hoca’nın sohbet cd’leri, inanç gömlekleriyle delikanlılar, sünnet şapkalarıyla alışveriş eden çocuklar, tespih dizenler ve tespih çekenler, Çarşamba… Yangınlarla o güzelim eski İstanbul evlerini ve tarihini yitiren, altmışlı yılların nohut oda, bakla sofa apartmanlarıyla idare eden Çarşamba.  

             Süleyman blucin’i bir görse, Gülbahar’ın aklından geçenleri bir bilse, sorular soran kadının aklından geçenleri… bir bilse, Gülbahar’ın abisi, Çarşamba’nın fedaisi Süleyman.

             Sorular soran kadın ürperdi. Nasıl yabancıyız birbirimize! Sokağa halen tek bir ses düşmemişti, ne bir tını, ne bir mırıltı. “Peki  yadırgamıyorlar mıydı kızları?”  Kısa ekose etekli, liseli kızlar fısıltı, “Yolumuzu kesenler oluyor elbet. Günahtır diyenler, kapanın artık, ayıptır, dolaşmayın böyle.” Öyleyse kapanacaklar mı? “Ben “ diyor kumral ve güzel olanı,“kapalıydım zaten. Açtım sonra başımı.” Neden mi? “Ee bütün arkadaşlarımın başı açık.” Kadın not düşüyor kâğıda: “ama belki ileride yeniden kapanabilirmiş…” Az ötede, kara çarşaflı, kara üzüm gözlü, güleç, tatlı bir genç kız; Kuran kursuna gidiyormuş şimdilik, bitince hoca olacakmış, hafız olacakmış. Eh çıkarsa bir kısmeti, kimbilir…nasip işte.

Bastonundan medet uman ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyar, Fatih İlim ve Fazilete Hizmet Vakfı’na doğru ağır ağır yürüyor.

             Gülbahar henüz ondokuzunda, ne ki Gülbahar’ın gençliği bu blucini sandığa kilitlediği gün bitti. Kadın üstüne saplanan kötü bakışları birden fark etti, ürktü de biraz. Adam adımlarını ona uydurdu, birlikte yürüyorlar şimdi. Az önce sorguya çektiklerinden biri, “Bazısı kocası istediği için kapanıyor” demişti. “Bütün gün oturup televizyondaki dizileri izliyorlar tabi” demişti. ”Kiminin kocası izin verse hemen açılacak” demişti. “Ben size bir şey söyleyeyim mi” demişti, “Çarşamba pazarında hırsızlığı en çok çarşaflılar yapar” demişti. Oysa yoldan çocuk arabalarıyla geçen çarşaflı genç kadınlar, severek evlendiklerini, isteye dileye  örtündüklerini söylemişlerdi. Gerçek hangisi?

             Gülbahar’ın gençliği çoktan bitmişti.

             Çarşamba pazarı dendiğinde akla gelen meyve sebze değil elbet, şallar, danteller, ipekliler, şifonlar, ucuz parça kumaşlar, maharetli eller biçsin diye tezgâhlarda sergilenen şantuklar, albenili tafta etekler, saten bluzlar, keseye uygun çantalar, ayakkabılar, hatta takılar… Namlıdır Çarşamba pazarı, açığı kapalısı, uzak semtlerden, kentin ta öteki ucundan kalkıp gelir kadınlar ve mutlaka kendilerine göre bir şey bulurlar onda. Yani yok yok.

             Gerçek dediğin nedir? Kuran kursuna olmalı, hızla geçtiler yanından cüz keseleriyle bir grup. Özenli makyajıyla tesettürlü bir ter-ü taze, attar kokucuya girdi. Mis gibi yasemin, gül, baygın leylaklar ve lavanta. Günahı yok bunun, kadın dediğin güzel kokmalı. Gülbahar seccadeyi topladı, alnı acıyordu, parmaklarını alnında gezdirdi usulca. Gerçek ki unutma asla tek boyutlu değildir.

             Ortalıkta bir tek çocuk yok, çocuk oyunları yok, coşku yok. Kör bir çıkmaz Manyaszade. Uygun adım birlikte girdiler sokağa. Adam şimdi omuzbaşında. Nasıl yabancıyız birbirimize, giderek hınçlı, neredeyse düşman. Ses hırçın, tehditkâr,”Ne yazıyorsun sen öyle?” Kadın duraksadı, kısılmış gözlerine baktı adamın, iki kançanağı, kin kuyusu! Yumuşak bir sesle yanıtlamaya çalıştı. “Yazma!” dedi Süleyman,” Ne yazacaksın Çarşamba’yı! Yazacak başka yer yok mu? Git başka yeri yaz!” Önüne geçip düpedüz kesti yolunu kadının.”Zaten o Allahın belası basın yeterince karaladı bizi!”  O edepsiz, üçkâğıtçı, rezil medya, o dinsiz, imansız gazeteci bozuntuları Çarşamba’ya kara çalmış, halkı kandırmıştı. “Öyleyse siz doğrusunu anlatın, ben de gerçekleri yazayım.”

             Gerçek… Zamana, mekana ve koşullara göre değişen gerçek.

             Bu ince akordeon sesi, hatırında kalan bu ses,  kaç yıl önce gittikleri bir düğünden. Yeni de olsa rengi soldurulmuş blucinin üzerine, göğsünde güllerin raks ettiği beyaz bir bluz giymişti Gülbahar. Bir Çerkez düğünüydü, sofralar ağaçların altına kurulmuştu, utanç, korku, kaçmak yoktu henüz, lekesiz göğün altında kadın erkek karşılıklı dansa durulmuştu, beyaz bir çiçek düşmüştü Gülbahar’ın tabağına. O civanmert Çerkez delikanlının yeşil gözleri hâlâ aklında. Akordeon hâlâ ince ince.

             Gerçek, son model Ford’un direksiyonuna geçti, şık başörtü, şık pardüse, şık eldivenler, gözlük belli ki marka, sokağın en hoş hatunlarından olmalı, kontağı çevirdi, gaza bastı, derin derin iç geçirdi Manyaszade. Ford son sürat fırlayıp çıktı sokaktan, kimbilir nereye…

             “Bak” dedi Süleyman, yüzünün çizgileri yumuşadı biraz, sonra zemberek boşaldı, mesela bir kız kardeşi vardı, canı ciğeri, evet kıyamamış, Gülbahar’ı üniversiteye göndermemişti, öyle peruk meruk taktıramazdı kıza. Altı çocuğu vardı, okutmuyordu onları da, ne olmuştu yani, kendisi okuyup da mı adam olmuştu, ticaretten kazanıyordu parayı, yok canım, tek karısı vardı, onların şeyhi her daim söylerdi, her birine eşit muamele yapacaksın, eğer beceremeyeceksen de dört kadın almayacaksın derdi, yoktu öyle dayatma mayatma, bir arkadaşı vardı, karısı manken, şu anda podyumlarda, belki kapanırdı bir gün, eee n’aapsın arkadaşı, seviyor karısını, boşasın mı yani şimdi, doğrusu kıymetliydi onların kadınları. Zaten burada hırgür falan olmazdı, esnaf sayardı birbirini, kollardı, Trabzonlu, Rizeli çoğu, hemşeri yani, gerektiğinde herkes herkesle bölüşürdü ekmeğini, fukarası da vardı elbet Çarşamba’nın, onlara da kol kanat gerilirdi, Yanıltmasındı ahaliyi şerefsiz medya. Evet, Gülbahar’ın bir isteyeni vardı, varlıklı, efendi bir delikanlı, bakacaktı artık, nasip kısmet…  Var mıydı daha başka sorusu, öyle yoldan moldan çevirmeden kimseyi, soracaksa Süleyman’a sormalıydı. Yoksa tepki alırdı, tepki!

             Anlayın işte, tepkinin her nevi!

             Süleyman’ın geniş omuzları, Süleyman’ın kunt göğsü, Süleyman’ın sıkılı yumrukları önünde duvar.

             Kadın, zor olsa bile, bir tek sözcüğü atlamadan bütün söylenenleri kâğıda kaydetti –ah nasıl da yabancıyız birbirimize!- söylenmeyenleri ise aklına yazdı –Gülbahar’ı varlıklı, efendi birine kurban edecekti- sonra kan çanağı gözlere bakmadan teşekkür etti. Süleyman enikonu kasılarak, bir defa daha pis pis sırıttı ve belli ki eklemeden edemedi, “Bu arada namaz kılmaya da başlayalım artık.”

             Kadın duvarın öte yanına geçti.

             Gülbahar makası gelişigüzel vurdu  blucine. Akordeon sesini bir daha hiç duymayacaktı belki de.

                                                                                                           Jale Sancak, Nisan.2007

“...öğrendim: yol ağzında düğümlenir

kentlerin sevdaları ayrılıklara

kocamış bir çocuk bu yüzden

bohçamda ne zaman çıksam Beyoğlu’na…”

Nurduran Duman, Kentin Adımları